Zaman Kıtlığı
Bir de bakmışız aylardan Şubat oluvermiş... Saatler gece yarısını gösterip durur. Gece örtüsünü yırtarcasına parlayan yıldızların göze çarpan ışıkları titreşir semada. Havadaki kömür kokusu, yanan çıradan çıkan o benzersiz aroma ile dolup boşalır ciğerlerin... Zaman geçmiş, yaş ilerlemiş...

Geriye dönüp bakmaya çekinirsin. Canını acıtmasın diye o kötü anılar. Yalnızlığına eklenir saniyeler, dakikalar, saatler... Günler kısalır, geceler uzar... Geceler kısalır, gündüzler uzar... Uykuya dalarcasına dalıverirsin zamanın sahtekar koynunda hayata... Sen onu sevdikçe, o seni üzer ama farkına varmazsın. Ruh hep aynı kalır, beden ise tutsaklığından olacak hep kendinden ödün verir. Zamanın açtığı yaralardan kan akmaz ama işte geride izleri kalır o açılan yaraların. Gözlerinin kenarlarında, alnında oluşan o kırışıklıklar işte o izlerin ta kendisidir...

Sen de varırsın farkına bir gün. Dizlerin ağrımaya, belin bükülmeye başlar. Tartamaz olursun artık bedenini. Dik duramazsın hayatın ağırlığından. Tahtadan veya metalden yapılmış ucu hafif eğri sopalardan destek almaya başlarsın... Bir ayağın ileri gitmek istese de diğeri hep gerilerde kalmayı tercih eder. Ayaklarına söz geçiremez olur düşüncelerin. Zaman testisi artık dolup taşar. Taştığı an durur her şey. İşte o zaman başlar kıtlık. Ne zaman akar, ne hayat durur...